BİR YOLCULUK

İran Notları 2*

Kum-İsfahan

Kum ile İsfahan arası geniş arazilerle dolu. Ekili yeşil alanlar var. Neden  İran’ı bir tehdit olarak görüyorlar bu sorunun cevabını kendi adıma buldum.  Hakim düzene karşı kendine ait , kendine has bir düzen kurduğu için…

-Yalnız kalamamaktan korkuyordum. Korktuğum başıma gelmedi. Yalnız kalabildiğim zamanların olması harika. Mesela şimdi, bu otobüs yolculuğunda… Otobüslerde cam kenarında akıp giden görüntülerle içine dönme imkanı bulunmaz bir nimet. Dinlenmek , inzivaya çekilmek, tefekkür etmek, değişmek, olmak gibi kelimelerin  tanımı bu benim için…

Yol üzerinde, motosikletine oturmuş, elinde tuttuğu sopanın ucunda ne olduğunu anlayamadığım bir şey asılı, yol kenarında bekleyen bir yaşlı amca gördüm. Ne tutuyor anlayamadım ama son derece ilginç bir görüntüydü.

Gece yarısı İsfahan’a vardık. Şehrin içinde daralan yollardan… Otobüsümüze yola eğilen ağaçların dalları çarpıyordu…

İsfahan 25 Temmuz

İran bayrakları, ışıltılar, geniş rahat yollar, yeşil renk, ağaçlar, temizlik. İsfahan insanda gece olmasına rağmen güzellik ve ferahlık hissi uyandırıyor.

1.Gün

Pirozi Otel

İsfahan şiir gibi.

Nakş-ı Cihan ve diğer yerler.

Çiniler, turkuaz renk, Orta Asya mimarisi, Bursa; hatırlattıkları. Alman Michael bir köşede düşünüyor. Ne düşünüyor ?

-Mustafa Hoca kayboldu.

-Kum’un süslemelerinin geç bir tarihte sonradan olduğunu burada öğreniyorum. Neden Kum’da süslemelerin bende derin bir hayranlık uyandırmadığını böylelikle çözmüş oluyorum.

26 Temmuz

2. Gün

Her güzellik bir arada bulunmuyor. İsfahan’ın güzelliği ve diğer şeyler. İsfahan’da şarkılar, el ele tutuşan çiftler, renkler. Bir şarktan bahsedeceksek o şark burası.

İsfahan’ı uzun uzun yazmak gerek. Sonra da dedim ki İsfahan’ı uzun uzun solumak gerek. Ya da gözlerini kapayıp dinlemek, sokaklarında kaybolmak,   Nakş-ı Cihan’da bir gece, kandillerin ışığında bir masal kahramanı gibi oturmak gerek.

28 Temmuz

Son gün

Güzel İsfahan’dan ayrılıyoruz. İnsan güzel şeylerin tam ortasındayken bir şey yazamıyor. (Bir güzellik karşısında tek yapabildiğimiz susmak ve ve o güzellik içimize aklımıza kalbimize daha iyi işlesin diye hiçbir harekete müsaade etmemek) Sadece temaşanın zevkini yaşamak istiyor olmalıyız. Yeşil ağaçlar, sokakların temizliği, akan sular, geniş şehir parkı… İsfahanî’ nin (أغاني )  si mutlaka burada ,bu bahçede yazılmış olmalı.

-Biz her yeni şehri, önceden gördüğümüz, kalbimizde yer edinmiş şehirlerle kıyaslıyoruz, Hafız’ın şiirlerine şaşmamak lazım  ya da şarkın ışıltılı ve bir o kadar  sade, kendine has havasından etkilenen seyyahların şark aşkına…

Fonda sarı binalar, ve ağaçların bu binalarla sonsuz uyumu. Yeşilin coşkusu daha fazla hissediliyor …احمد آباد  ı gördüm.

/Lavaboların temizliğini unutmayacağım/

/Çay bardaklarına kadar her şey desenli,nakışlı/

Söğüt ağaçlarının dalları, kalbimin bir parçası İsfahan’da kaldı.

İsfahan’la Yezd arasında büyük kıraç dağlar var. Askeriyeyi bu dağların arasına kondurmuşlar, küçük köylerden geçiriyoruz, toprak evler, üzerleri alüminyum kaplı…

Dağlar ve yine dağlar. Fakat taştan, kıraç…

 Hüzn Âbad حزن آباد

عفيف آباد  Afif Âbad.

Çok güzel manzaralar var, dağların toz bulutları içinde yüzdüğünü hayal edin.

Âbadlar sıra sıra devam ediyor.

 Selam Âbadسلام آباد

جهان آباد  Cihan Âbad.

Yezd sınırlarına girdik, tabelada Yezd yazısını gördüm.

Âbadlar Şems Abad, Itr Abad şeklinde devam ediyor.

Yezd’de göreceğimiz yerler; Sessizlik Kuleleri, Yezidilerin Ateşgâhı, Garden ve Cuma Mescidi.

Yezd’de Cuma Mescidi.

Yüzünü çinilere döndüğünde ve gözlerini kapatıp kendini uğultunun dışında bıraktığında Bursa’da gibisin. Sonra gözlerini açıp, başını yana çevirince karşılaştığın sarı duvarlar Bursa rüyanı bitiriyor. Duvarlara vuran güneş, eyvanlara vuran gölge, havuzda da su  olmalıydı  ama yok. Rüzgarda eteklerinin bir tarafı uçuşan çadurlarıyla caminin avlusundan geçen  siyah gölgeler, şiir seven bu görüntüyü de sever.

Şiraz

Hafız’ın şehri, camiler gül motifleriyle bezeli ve su sesi, gökyüzü masmavi, pürüzsüz, kuşlar yere inmiş, kuş cıvıltısı, havuzlar.

Vekil Camii’ndeki  görevli içinde bahar geçen bir türkü söyledi sonra da su şişemi doldurdu.

Cıvıldayan kuşlar kanat dökmüş, iki tanesi havuz kenarına uçtu, ayaklarımın dibine… Alıp defterimin arasına koydum. Şiraz’dan götürebileceğim, Şiraz’ın bana verdiği en güzel ve  değerli şey; bu iki kuş tüyü oldu benim için.

İnsanın  dünyayı nakşetmesi bu.

Başını suya eğip, su yudumlayan  serçeler sonra pırlayarak havalanıyor. İnsanlar kalabalıklaşınca görünmüyorlar. Şirazlı kadınlar geleneksel kıyafetler giyiyor; belki de Kaçar dedikleri kadınlardır. Pullu ve ışıklı kıyafetler.

Şiraz’dan ayrıldık.

من أز جهان دكرم  (Men ez cihan diğerem.)

Şiraz’dan Tebriz’e…

Otobüs beklediğimiz esnada bir kız çocuğu annesine ‘’pul, pul’’ diye mızıldanıyordu. Sonra  da sakız diyormuş gibi geldi. Biz bir sakız alabilmek için pul isteyen ,bunun için mızıldanan çocukların dünyasını kaybettik. Çantamdaki sakızdan çıkarıp çocuğa verdim.

Çölde ilerliyoruz.

Güneş batmaya durdu. Kum , bakır renginde, dağlar açık eflatun.

Çölün ortasında inin cinin top oynadığı bu yerde, sadece en gerekli şeyleri tedarik edebileceğiniz mekanlar var; oto tamirciler ve kıyafet satılan yerler; asker kıyafetlerine benzer kıyafetleri sergi yapıp asmışlar.

Yaklaşık 20-21 saatlik bir çöl yolculuğundan sonra Tebriz’deyiz. İran’da her şehrin kendine has bir atmosferi vardı. Tebriz’de Türkçe kelimeler duyuyorsunuz. Emir Camii şimdi Kur’ an ve kitap müzesi olarak kullanılıyor. Anadolu’daki camilerin mimarisine benziyor. Horasan tarafından uzaklaşınca camilerin mimarisi de değişti, sadelik hakim.

Tebriz’in büyük çarşısında sanki hep erkekler var. Yüzleri kavruk yaşlılar. Yabancılara pek alışık değil gibiler. Türklere benzedikleri için belki de.

Her şeyi turistik bir bakışla inceliyoruz. Sanki her şey bize yabancı. Ya da biz bu dünyaya yabancılaştık.

Sonra  kumaşçıların olduğu bölümde  kadınlar birden ortaya çıktılar.

‘’Ya Allah’’ diye yol açıyor çarşıda hamallar ve insanlar.

1 Ağustos 2018

Tebriz’den Van’a.

‘’Arada dalgalar vurup çarpıyor kalbime, bir an içinde. Sonra yine geri çekiliş.’’

Hoy/Bezirgan/Urumiye.

İran’ın son şehri Tebriz. İran bayrakları dışında Türkiye’nin bir parçası gibi; bizi götüren otobüste Türkçe şarkılar çalıyor.

Dağlar arasında; Ahmet Kaya: Vay anam…

Tebriz Van arası; sarı dağlar arasında yeşil vadiler, uzayıp giden bir nehir, nehrin kenarında çamaşır yıkayan kadınlar, keçi sürüleri, geçitler… İnsanın gözü, sarı, mavi ve yeşilden müteşekkil bir tablo karşısında.

Ve Van Gölü’nü gördüm.

*Mahalle Mektebi Dergisi 65. sayıda (Mayıs-Haziran 2022) yayımlanmıştır.

BİR YOLCULUK

İran Notları 1*

Marguerite Yourcenar, Hadrianus’un Anıları kitabında, neden kitabına günlükler değil de anılar ismini koymayı tercih ettiğini açıklarken, eylem adamının günlük tutmaya vakti olmayacağını söyler. Gezen birinin de günlük tutmaya vakti olmuyor. Hatırlamayı kolaylaştırmak adına notlar tutabiliyorsunuz sadece.

İran yolculuğu esnasında aldığım notları tekrar gözden geçirirken bu yolculuğu tekrar düşünme imkanım oldu, aklımda yer eden bazı sahnelere ve anılara hiç değinmediğimi fark ettim. Bununla beraber notlarımın bir gezi yazısı formatında ya da hatırat formatında olmadığını belirtmem gerekir. Ziyarette bulunduğumuz bir dergide, özellikle mektup, günlük gibi edebi türlerin, tanınmış (başka alanlarda isim yapmış) kişilerce yazıldığında okunacağı, bu alana katkı sağlayacağı dile getirilmişti. Ben bunun aksini düşünüyorum; meşhur olmayan insanların da hayatlarında; dolayısıyla mektuplarında, günlüklerinde ve notlarında yaşadığı çağa şahitlik yapacak pek çok şey bulabiliriz. Bunun da ötesinde, insanı, sıradan insanı anlamak istiyorsak, onun yaşam izlerine yönelmenin, duygularının, olaylar karşısındaki tepkilerinin, gözlem ve tecrübelerinin, acılarının ve sevinçlerinin izini sürmenin gerekli olduğu düşünüyorum.

Kum’un boş camilerini not almamışım mesela, katıldığım geometrik desenler atölyesindeki çalışmadaki hocanın adımı hiç söylememesini, kimse telaffuz etmedi, sadece katılımcı belgemi verirken anons ettiler… İsfahan’da Nakş-ı Cihan’da gezdiğimiz yerleri, yediğimiz yemekleri, ders yaptığımız eski Osmanlı konaklarına benzeyen binayı, ikram ettikleri tatlıları, konağın bahçesinde mütemadiyen çalan müziği ve oraya eğlenmeye gelen genç kızları ve erkekleri, kitap aramak için çıktığımızda tüm dükkanların kapalı olmasını, alelacele bir euroya aldığım kitabı, Şah İsmail’le Yavuz’un savaşını temsil eden o kocaman duvar resimlerini; bugün yapılmış gibi canlı duruyorlardı, geceleri Nakş-ı Cihan’da piknik yapan insanları, İranlı gençle tasavvuf, rabıta üzerine yaptığımız sohbeti; İmamlarla ilgili bilgileri sorguluyorlar, imamların otoritesini… Çadurların siyah rengini.

Yezd, labirent gibi mimarisiyle içinde kaybolmayı dileyeceğim bir şehirdi, kaybolacak kadar uzun kalamadık, sadece Cuma Mescidi ve aldığım kartpostallar.

Şiraz’da Perapolis’i de gördük, Ferhat adında bir taksici her yere taşıdı bizi, neşeli ve içten… Şiraz’da bizi karşılayan da oydu, sıcak ekmek ve İran’a has bir kahvaltılıkla bizi küçük bahçeli bir mekanda ağırladı. İran filmlerinden aşina olduğum bir bahçeden geçtik.

Şiraz’da, Sadi Şirazi’nin kabri… Sadi dersleri, güller, en çok güller, sonsuz kırmızı, şiir, mırıltılar. Bazı yerler, zamanın dışında, başka bir zamanda varlığını, ezelden ebede sürdürüyor. Bizim şahit olduğumuz bir görüntü sadece. Ruhu var bazı mekanların, Sadi’nin kabri o mekanlardan biri… İnsanlardan ayrılıp, güller arasından, küçük odalara ulaşıyorum, biri kalabalık; biraz dinleyince, Sadi’ye dair bir ders yapıldığını anlıyorum. Diğerinde iki kişi var; biri okuyor; diğer dinliyor, Sadi’nin şiirleri olmalı, Ben Şam’da her gün yatmadan önce Sadi’den birkaç mısra okurdum ve Fuzuli’den… Beni içine çeken bu görüntülerin ve seslerin muhayyilemde bıraktığı iz tarifsiz.

İstanbul 22 Temmuz

Bursa-Yalova- İstanbul

İran’a gidiyorum cümlesinin üzerine gerilen bir tedirginlik. Mesafeli bir önyargı.

Otobüslerde şahit olduğum insan ilişkileri, kalp üzücü diyaloglar. Bense heyecanlıyım. Yeni yerler görecek olmanın  heyecanı, telaşı. Yeniden yazıyor olmak da dahil buna. Bir de şu var: Her yeni yerle beraber keşfedilmemiş bir parçamızı keşfediyoruz, kendimize dair bir bilinmeyen daha gün yüzüne çıkıyor.

Aynı zamanda bir yüzleşme. Şunu eklemek istiyorum bir de: ihlasla gönülden geçen şeyler de dile dökülenler de, uygun bir zamanda tahakkuk ediyor. Niyetlenmek, hayal etmek, iyi ve güzel şeyler için umut etmekten vazgeçmemek gerek.

Kırmızı ayakkabılarımla başladığım İran yolculuğu…

İstanbul-Kadıköy-Hava Limanı

Her yolculuk yorgunlukla mı başlamalı? İnsanlarla birlikte olanı böyle sanırım. Ama yine de yalnız kalabilme özgürlüğü, içine dönebilme imkanı- insanlara rağmen- en iyisi bu.

Göreceklerimin, duyacaklarımın içimde bir şeyler nakşedeceğini (içime yeni şeyler nakşedeceğini) şimdiden sezebiliyorum. Bismillah!

Havalimanı, Sabiha Gökçen

Hava alanı –şuan bulunduğum – filmlerdeki gibi değil. Hayal kırıklığı mı? Değil. Sadece ayaklarım sızlıyor, biraz da belim ağrıyor. Oturmak iyi.

-insansız hava sahası-

-Yok sayılmak ilginç. Bunu pek çok kez yaşadım. Rahatsız etmiyor. Tam bu noktada İsmet Özel’in mısraları: ‘’İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır’’ Mısra üzerinde biraz tasarrufta bulunarak söylersek; insanlar kim kendine kulak kesilmişse, o dünyayı tanıyor.

-Şimdiden evi özledim. Her yerde yalnız kalmayı başarabildiğime göre korkulacak bir şey yok.

-Ne diyordum; bunca insan içinde dünyanın karmaşası, ödemen gereken bedel, bu karmaşaya tahammül etmek olabilir.

Ruslar, Çeçenler… Garip.

-İnsanların gerçek hallerine yolda vakıf oluyorsun. Samimiyetlerin ölçüsü yolculuk. Gülümsemelerin hakikatini ölçen  turnusol kağıdı aynı zamanda.

Tek bir sırt çantası. Kitap. Kovboy şapkası. Sarışın insanlar da güzel olabilir dedirten…

Yoksun ve dünyaya ait yakınlık duyduğum her parça da biraz sen varsın. Bir  kitapta bulduğum ya da bazı küçük çağrışımlarla bana gelen…

Ben senin dünyana bu kadar ait değilken, sen ey yabancı nasıl oluyor da bu ülkeler arası yolculukta, benim yalnız dünyamdan bir parça, asıl, gerçek bir parça gibi, şurada öylece yerleşik durabiliyorsun.

23 Temmuz 2018- Tahran

Bekleyiş. Sonra daracık koltuklara sığdırıp kendini… Uçuş. Her şey karikatürümsü geliyor. Sarhoş bir adam uçakta. İran hava yollarında- ki İran’da içkinin yasak olduğunu düşününce adamın protestosu anlamlı hale bile gelebilir- yalpalayan bir adam. Keşke gelmese miydim? Belimdeki ağrı, ayaklarımdaki rahatsızlık.

İlk intiba: İran Türkiye’ye benziyor.

Güneş doğarken Kum’a yöneldik.

Kum’a 50 km.

Tahran’daki serinlik yerini sıcağa bıraktı. Bir çöl havasının içine giriyoruz. Geniş yollar, yeni arabalar…

İngilizce konuşmak… Konuşabiliyorum. Bunun anlamı bana açık. Onca yıl, karınca misali, kelime kelime gayretlerin sonucunu görmek. İngilizce konuşmak belki çok sıradan bir hadise başkaları için… Ben kendimi test ettiğim bir sınavdan daha kendime geçer not verdim.

-İyi ki gelmişim dediğim bir gün Kum’da.

-Cömertliğin kalp kazandırdığını, kalbi yumuşattığını, ve açtığını keşfetmiş bu insanlar, uyguluyorlar. Göstermelik değil, cömertlik bu insanların hal tavır ve muamelelerinde ete kemiğe bürünüyor.

-Singapurlu arkadaşlarla Orhan Pamuk’tan, Masumiyet Müzesi’nden konuştuk.

-Çaylar alabildiğine açık burada, içinde safran var. Nabat Şekeri diye bir şekerle beraber çay sundular. Sarı renk bir şeker. Çayın içine bandırıyorsun. Çayı o şekilde içiyorsun.

-Programa katılan İranlı kızlar oldukça mesafeli.

Fatıma Masume’de giyilmesi zorunlu çadurları bekliyoruz.

Buradaki desenlerde estetik olmayan ne? Neden o derinliği hissetmiyorum? (Bunun cevabını daha sonra diğer şehirleri gezince buldum) Belki bayrakların etkisidir diyorum, yoğun bir bayrak şöleni var burada… Belki de şu avizeler ve suni müdehaleler olmasaydı daha etkili olabilirdi, belki.

İşrakilik. Her desende felsefe değişiyor dedi açılış konuşmasını yapan molla. Bir mollanın ağzından felsefe kelimesinin bu kadar kolay ve meselesiz çıkması gerçekten ilginç.(Bizi düşününce, onca tartışmayı, meseleyi, felsefenin yetimliğini)

-Siyah çadurlu kadınların uğultusu. Fatıma Masume için mi kendileri için mi bu gözyaşları bu yakarış? Namaz kılanlar, Kur’an okuyanlar, dua edenler…

Fatıma Masume’in bahçesinde rüzgar esintisinin yetiştiği bir nokta buldum, oturdum. Rüzgar esince öylesine güzel. Müthiş bir yorgunluk hissediyorum. Uykusuzluğun ve yolun yorgunluğu. Pilav, tavuk, İran usulü yemek.

‘’Havada kalan gülümsemelerin belli bir coğrafyası yok’’.

-Bu kursta kazanım olarak bana; ‘’İngilizcen çok iyi ‘’ cümlesi yetecek. Beni dünyanın her yerine götürebilecek bir ayrıcalık kazanmış gibiyim. Dünyanın her yerine gidebilirim.

-Kendi başına uğraş.

-Fatıma Masume’nin makamında, kızgın güneş altında, siyah çadurlarıyla yürüyen kadınlar…İran’ı temsil eden bir şey varsa o da kadınlar. İran imajı bu kadınlar üzerinden devam ediyor bence. Burada devrimin simgelerinden birinin çadurlu kadınlar olduğunu hatırlamak yerinde olur.

-İnsana hizmet ediyorlar.

17.00 İkinci oturum, Taksi’nin camında يا علي أصغر  yazıyor.

Her seferinde başka taksilerle başka güzergâhlardan  gidiyoruz kursa. Ya da bana öyle geliyor. Trafikte intizam yok. Hepsi çok iyi İngilizce konuşuyorlar.

-Burada olmanın anlamı, benim küçük hayat hikayem açısından büyük. Şükür.

Akşam: İngilizce konuşabiliyor olmak güzel, yeni insanlar tanımak için iyi bir fırsat aynı zamanda. Gülümse ve içten ol. Bütün dilleri çözen simya bu.

Bugün geometrik desenler çalıştık. Akşam yemeği için bir fast food yemek salonundayız. Biz Türklerin kendilerini başkalarından soyutlayan hallerimiz –Şam’da da bu böyleydi- Belki de böylesi iyidir. Memnun edici olan; kimseye bağlı kalmadan yeni ilişkiler kurabiliyor olmak. Yemekte ayran istedim. Kutu kola formatında geliyor. Ayranın Farsçası دوغ .

Motosikletleri üzerinde neşeli İran gençleri, gecenin içinden geçiyor.

24 Temmuz Kum (2. gün)

Modern zamanlar için, Singapur, Malezya ve Endenozya gibi ülkelerin modern sorunlara (buradaki arkadaşlar bağlamında mimaride ve tabi ki diğer alanlarda da) (arkadaşların devletin getirdiği bazı sınırlamalara ve öngördüğü şartlara uygun cami modelleri geliştirmeleri gibi mesela) buldukları çözümlere ihtiyacımız olabilir.

Bugün ilk defa bizi götüren takside çok güzel Farsça şarkılar çalıyor.

-Cenazeyi bir tahtanın üzerinde kahverengi bir beze sarılı şekilde dua ederek taşıyorlar. Bütün cenazelere özgü bir şey mi bilmiyorum.

Bize verdikleri bu çadurlarda tuhaf bir koku var. Aslında bana öyle geliyor ki, Kum’un tamamı bu çadurlar gibi kokuyor.   

-Şehirlere ruhunu veren insanlar mı?

Bu eserler mesela İstanbul’da olsaydı, hissettiklerim değişir miydi? İzleme ödülü kendime. Mollalar… Kendimi fotoğrafa dahil etmeden, fotoğrafı görmek istediğim. ‘’Beni şöyle gibi çek!’’ gibi gibilerle kurduğumuz sadece fotoğraflar olsaydı keşke. Bunun bir parçası olmak istemediğim kesin.

Ağır ağır kapıya doğru yürüyen biri genç diğeri ihtiyar iki molla buranın genel havasından ne kadar uzak. Genç olan ötekine doğru eğilmiş, ihtiyar olan vakur, yüzünü görmediğim halde dikkatlice genci dinlediğini sezebiliyorum. Ağır ağır uzaklaşırlarken, sanki diyorum başka bir âlemden, zamandan ya da başka bir İran’dan buraya gelmiş gibiler. Birazdan kanatlanıp uçacaklar, ya da sanki bir toz bulutuna dönüşüp , rüzgarda dağılıp gidecekler.

-Ezan; La ilahe illallah, Muhammed Rasululullah, Ali Velliyyullah.

Mescit olan kısımda halılar var, izinle girdik. Minber, mihrap, burada bir maneviyat var hissedilen. Ya da bildiğim camilerin havasıyla ilgi kurmamı sağlayan eşya bende bu hissi uyandırıyor. İstanbul’daki camilerde duyduğum o sessiz lisan, sekinet, vakar.

Kütüphane: Fatıma Masume’nin hemen yanındaki bu kütüphaneye ayakkabılarımızı çıkararak girdik.

-Fatıma Masume’nin Aşevi: Tabaklarını sünnetleyen insanların varlığı. (Bu neden etkiledi beni bilmiyorum ama mutlaka babama anlatmalıyım dedim. Eğer İran’ın genelinde insanlar bu hassasiyete sahipse İran’ın sırtı yere gelmez.

-Kum’da bizdeki cafe tarzı yerlere hiç rastlamadım, gözüme ilişmedi.

Bugün Kum’dan ayrılacağız. Siyah çadurlu kadınların, mollaların ve motosiklet üzerinde taşınan İranlı çekirdek ailelerin dünyasından…Mutsuz görünmüyorlar. Sadece bazı insanların yüzünde bir karanlık vardı. Şam’ı hatırlatan bazı görüntüler; binaların sarılığı, insanların yüzleri, bazı dükkanlar… Alışkanlıklarımızı başka yerlerde de sürdürmek istiyoruz. Buna izin vermeyen her farklılığı ötekileştirmek adetimiz olmuş. Fark etmeden dikte edilen tek tip batı  modeli bir dünyaya alışmışız, olası tek imkan gibi benimsemişiz.

*Mahalle Mektebi Dergisi 64.sayıda (Mart-Nisan 2022) yayımlanmıştır.

Nil’in Gelinleri*

Gerçekten yanlış mı anladım herkesi.

Gülümsüyorum, gerçek olan arzu ettiğimiz değil. Nil eski Nil değil artık.

Kitaplara dön. İnsanların kıyıcılığından, ,içindeki acıya dön. Kalbindeki kedere. Yalnızlığa dön. Biraz mahcup. Dilin olanakları de, olanaksızlıkları. Bence sadece susmayı dene. Bir rüya günaha kapılar da açabilir. Çok kapılar. Prensipler. Her şeyi silmek isteği. Kimse senin kadar üzülmeyecek, düşünme. Kapının önünde rüzgar. Titriyor annemin çiçeklerinin yaprakları. Ara ara kuş çığlıkları doluyor bahçe. Ağaçların gölgesi ta buraya kadar eğiliyor, biraz soğuk oluyor, biraz karanlık. Çocuk sesleri de olurdu, şimdi hepsi okul bahçesinde. Ayaklarımı sağlam basamıyorum yere. Taş taş mı bilmiyorum. Taş taş mı hatırlamıyor. Dünya eksiltti bizi, aldı gücümüzü, sesimizi kirletti. Gittikçe daraldı çember ,ölüyorduk, insandık ,unutuldu.

İnsan kalmayı diliyorum sessizce ve korkuyorum. Ve dilim  uyuşuyor, büyüyor…İnsan kalmak  mı istiyorsun? Kalbime dokunamıyor kimse… Pençeleri kucaklıyorum. Pençeler, sivri tırnaklı, güçlü, kucaklıyorum ,kan ter içinde. İçimde kıyamet kopmaz. Kopmadı şimdiye kadar. Ölümler sadece. Ölümler, buna da alışıyorsun. Bütün şiirleri kendime okudum. Öykülere bölündüm azar azar. Tek kişilikti hepsi. Tek kişilik. Kendi kendine konuşuyordu kahramanlar. Kahramandılar. Kahramandılar, başları hep önlerine eğik.

İçimin keskin çizgilerine denk geliyorsunuz. Sonra ağlıyorum sizin için.

-Altı üstü bir yazı bu. Bu kadar niye düşünüyorsun üstünde. Aklına eseni yazmış. Nedir bu kadar etkileyici olan?

-Tamam yok bir şey. Devam edelim.

En iyisi buydu. Yazarak susmak. Hiç bir hareket yok görüntüde. Ama kelimelerle haykırabilirsin. Tokat gibi vurabilirsin. Seni seviyorum dersin. Senden nefret ediyorum. Bana ne yaptığını bilmiyorsun. Beni bilmiyorsun. Ama sessiz olur. Bir yazı olduğu için. Yazarsın ve devam edersin.

Devam edersin. İlginç hale getirebilirsin sıkıcı olan şeyi. Korkularınla yüzleşirsin. Evlenirsin. Evlenmeye karar verirsin. Annen mutlu olacak mı peki? Kimin saadeti önemli olan? Şükran mutlu muymuş? Şükran mutluymuş Mustafa  Abi. Bir mutluymuş bir mutluymuş. Sen Mutlu musun Mustafa Abi? Kim daha çok mutlu Mustafa Abi?

Bir insanı sevebilirim demiştim. Yani sorgusuz, şiir okumayı sevmese de…Edebiyatın derin anlamlara açılan kapılarına hiç varmamış da olsa…Bunu düşündüm kabul ediyorum. Sevebilir miyim ki dedim? Her şeyi bırakabilir miyim ki diye sordum? Geride bırakıp, sevdiğim başka şeyleri, bu şehri , her gün içinden geçtiğim şiir gibi mekanları, projeleri, programları…Sen neredeysen ben orda…Nil’in cömertliği, Nil’in gelinleri…

-Ne oldu sizin buluşma işi?

-Neden sırıtıyorsun öyle. Bir şey olmadı. Kabul etmedim tabi ki. Böylesi daha iyi. Ne olacaktı ki sonra. Nil’e gelin mi olacaktım? Güldürme beni.

Gözünde büyümüşüm. Nasıl hiç tanımadığı biri için İstanbul’a gelecek demiş. Bir daha konuşmayacakmış gitseymişim. Gözünde çok yükseklere çıkmışım. Yükseklerde hava çok soğuk. Her şey çok uzak. İnsanlar uzak. Nasıl uzanacaksın bana doğru. Nasıl kapanacak o mesafe? Hiç düşündün mü? Kelimeleri art arda sıralamaya benzemiyor. Necip Mahfuz romanlarındaki kahramanlara hiç benzemiyorum ben. Belki sen benziyorsun. Necip Mahfuz okuyacaktım halbuki. Nefret ettim kitaptan. Derinliksiz. Tek sevdiğim şey ismiydi. Hadisü  essabah val masa… Çağrıştırdıkları sebebiyle sevdim onu da. İnce bir taraf vardı. Dizisini izlemişsin,  tam üç defa. Nasıl basit geldi. Necip Mahfuz’la ilgili o sığ bilgiler. Susmuştum ama. Neden susmuştum? Düşüncelerimizi saklayabiliriz sevmek için. Olsun diyebiliriz. Olsun, fazlasını bilmese de olur. Ramazan Dikmen Necip Mahfuz üzerine yazmıştır. Bunu  paylaşabilseydim, bir okusaydı diye düşünmezsin. Kalır orda. Nil’in gelinlerini düşünürsün. Bak hala efsanelerde aklın

Yazarak  susmaya karar verdim. Her şey bir imkana dönüşüyordu böylece. Her şeyi söyleyebilirdim. Kısa süreliğini de olsa rahat bir nefes alabilirdim. Unutabilirdim dünyayı. Dünyanın  döşümdeki acısını unutabilirdim. Ellerim daha da güzelleşirdi. Kimse ayaklarımı görmezdi. Yazı elleri hatırlatır. Kimse düşünmez ayaklarını yazdıklarını okurken. Bu, bir çok saplanış anından, karanlık bir kuyunun dibine saplanış anından, kendimi kurtarmam için bir yol oldu. Bir imkan oldu. Çünkü kuyu dediğimiz artık Yusuf’un kuyusundan bambaşka bir kuyuydu. Kervan geçmiyordu. Mısır’a sultan da etmiyordu. Hayır bu kuyu başka bir kuyuydu. Ve yazmak bir imkandı. Bir çıkış imkanı.

Sana söylemekten bıkmazdım. Sen ya da bir başkası. Yarım cümlelerini tamamlamazdım. Kesik ve yanlışı bol. Ama sen çocuksun. Nil’in emzirip büyüttüğü bir çocuksun. En güzel hikayelerin içinden geçiyordur yolun her gün, kim bilir. Nil’in kurban edilen kızların hayali yetiyordur. Düşüncesi uzaklardadır. Yıldızlar ve ay dolanır çevrende. Ama sen bir çocuksun. Bizim için Züleyha, uzak ülkelerin yıldızı, ablalarımızın gözlerinde bir parıltıdır. Onların hikayelerinden okumuşuzdur. Bizim hikayemizin kadın kahramanlarının yıldızları yoktur gözlerinde. Büyülü değildir. Kadınlar ipekliler içinde salınmaz. Düşüncesi yüzünü çirkinleştirmiştir.

Kitapların arasından sesimi nasıl fark edecektin. Dibi kirli bir deniz gibi. Böylece kalsın. Sen dön sultanlığına. On bir yıldız, ay ve güneş secde etsin önünde. Züleyha tekrar güzelleşsin. Her şey aslına uygun olsun.

-Ne düşünüyorsun?

-Yazarak kurtulmayı, Nil’e kurban edilen kızları…

-Nil’e kurban mı kesiyorlarmış?

Nedir bu bitmeyen konuşma? Nedir kelimeler. Susmayı öğren. Sus biraz. Gece kırmızı ışıklı sokak lambaları altından gençlerle geçerken hissettiğin her neyse işte o gerçek olan. Ve bazı sesler var. Arıtıcı. Ölüm var. Teselli etmeye çalışma kendini. Teselli bulamayacaksın. Başında ağrıyla. Kalbindeki kederle. Gerçeğe dön. Bitir bu mırıltıları. Derinleştirme. Tartışma. Nedir bir internet yazışmasının en güzel kıssayla bağlantısı. Yok bir bağlantı. Sen istiyorsun böyle olsun. Bir bağ bulunsun. Neden böylesin? Neden böyleyim. Neden, neden, neden…..Okuduğum için mi, kitaplar yüzünden mi bu ağrı. Geçmeyen ağrı. Kabul ettim. Çıkarken o tepeyi  elimde bir ağır çantayla günün sonunda, omuzlarım çökük, kimse olmayacak. O çanta hep benim elimde varacak eve. Tamam kabul ettim. Ölüm var. Yok hayatın bir değeri. Yazgı bu. Sustum.

-Duymuyor musun, soru sordum?

Alışverişe gitmiştik. Kalabalıktı her yer. İnsan doluyor dükkanlar, insan boşalıyor… Kadınlara baktım. Hepsi güzeldi gerçekten. Mutluydular. Yüzlerinden okunuyor. Aynada kendimi gördüm kıyafet denerken kardeşim. Vazgeçtim. Kimseye uygun değilim.

Yazmaya başlamışsan sondur bu. Başka yol yok gibidir. Gülümser herkes, böyle olacağı belliydi… neden belliydi? Unuttuğumuz ne? İstemeyi beceremediğimiz?

Üzüleyim biraz. Kalbimden pırpır eden kuşları salayım…Nefes alayım derinden…Ulucami’de uzun uzun oturayım. Bir kitabın sayfalarını çevireyim usul usul. Nilüfer çiçeği boyayım sarı kağıt üzerine… Ayraç olsun, ince. Bir kitabın ilk  sayfasına bırakayım. Taşlarla ilgili bir kitabın.

Dünya dönecek. Kalpler değişecek bu arada. Öldürmez bu beni. Geçer gider. Nasılsa biliyorsun sen de her şey bitti demesini… Ben içimin uzun konuşmalarına yenisini eklemiş olurum. Zararsız. Annemin yüzüne bakarım ara ara. Babam için kaygılanmam. Nedense kaygılanmam. Onlar komşuların çocuklarından neşeyle bahsederken ben bir bahane bulurum, dışarı çıkarım. Öğrenciler olur karşımda. Yeni bir dil daha öğrenirim. Mareike için Almanca, Yamina için Fransızca…Ve başka diller…Sessiz kalmayı öğrenmiş olurum. Biliyorduk böyle olacağını der gibi bakarız birbirimize. Sonra güleriz. Bazen unuturuz. Ağlarız uzun uzun…Biliriz ama söylemeyiz.Her şeyi geçmekle ilgili bu, geçilip gidilmekle ilgili… Nerde güzel şeyler söylemeye dair bir şey duysam… Bu bir tebessüm… Güzel cümleler söylemeyi de öğrenecektim ben…Öğrenecektim. Kalsın.

-Unut kurbanı falan… Ne dersin gidelim mi Mısır’a? Piramitleri görürüz.

* Hece Dergisi 254. sayıda (Şubat 2018) yayımlanmıştır.

Arzu’nun Gözleri*

“يلههم الأمل”

(İnsanı) bitmez arzunun oyalaması

Xwstinê  wan ewan didine para da.

Hicr Suresi

Ne zamandı, hatırlamak şimdi.

Baharlardan geçmiştik. Yalnız geçmiştik. Yaz başıydı. Dünya eski dünya değildi. Ve biz bir kırılma noktasının eşiğinde. Gezi Parkı’nda insanlar. Yürüyenler ve duranlar. Polisler. Haberler. Her gün üzerimize bomba gibi bırakılan fotoğraflar, yorumlar. Siyaset. Gerilen yüz çizgileri. Suskun tek bir insan görmedim. Hepimizin söyleyecek sözleri… Olanların benimle bağlantısı.  Olanların Suriye ile  bağlantısı. Olanların Amerika ile bağlantısı. Olanların bizimle bağlantısı. Seninle bağlantısı. Direniş günlerinde aşkla bağlantısı.

İki insan arasındaki  kısacık bir karşılaşmanın bu kadar katmanları olabileceğini düşünmüyordum. Bu kadar çok okumaya müsait bir yapıya dönüşebileceğini… Ama işte ordasındır. Önünü alamadığın bir akış vardır. Senden dünyaya doğru. Tek bir kelimeden yola çıkarak: ÖZÜR.

Özür dilemenin haysiyeti Güzelliği. İçtenliği. Ve o dönüş. Biliş hali. Hakikati kabul etmenin. İnsanlığını kabul etmenin. Aramızdaki fark. Senin büyüklüğüne rağmen, okumuşluğuna ve rahatlığına. Açılımların Allah dilemedikçe işe yaramayacağını biliyordum, öğrenmiştim.

İki insanın karşılaşması. Benimle bir insan arasında. Benimle bu ülke meseleleri arasında. Benimle bu dünya arasında. Benimle Allah arasında.

Örüntü.

Boyumdan büyük.

Sessiz ve derin bir ırmak akışı.

Yıldırım’ın dik yokuşunda , sisler arasında , hasta değilsin ama kalbin telaş telaşa… Veremli bir hasta gibi göğsünde hırıltılar, bir şehrin sisleri içinden , bir görünüp bir kaybolarak, o şarkıdaki gibi yaramaz bir çocuğun elinde tedirgin , kurtulmak için kanat çırpan, kanatları yorulan bir usfur kalbin…O şehirde.

/Yokuş inerken de nefes nefese kalabilir insan/

/Dayadın mı başının ateşini o soğuk mermerlere/

Benim şehrimde, dışından bir hikayenin. Ama nasıl sanki ben ,sanki ben çıktım o yokuştan ben indim, Arzu’nun peşinden ben koştum ,yetişemedim, nefes nefese ,sislerin içinde kaybettim O’nu,  sonra tekrar buldum, tenimde ter ve soğuk.

Sen  nefes nefese kalıyordun Arzu’nun peşinde. Arzu’nun siyah göz kalemiyle iyice belirginleştirdiği gözlerini görüyordum ben her gün. Arzu konuşurken, elinde sigarasını tutarken dudaklarını kemiriyordu  biteviye. Ölü gibi oluyorum diyordu sürmezsem. Ben uyurken de o gözlerini belirgin kılan siyahlıkla mı uyuyor diye merak ediyordum.

Arzu için o büyük şehirden geliyordun.

Nefes nefese kalıyordun.

Ben hergün Arzu’nun gözlerini görüyordum, Arzu o gözlerle sana bakıyordu. Konuşurken  dudaklarındaki  çizgiler derinleşiyordu Arzu’nun. Ahenkle , sıra  sıra belirginleşiyordu. Senin için kaldığın otele geliyordu. O yokuşu öfkeden , belki heyecandan, belki sonuncusunda endişeden iyice kıvrımları belirginleşen dudaklarını kemirerek çıkıyordu. Arzu’nun kısa, diz altı  siyah etekleri vardı ,gözlerinin siyahıyla uyumlu.

Ben de nefes nefese kalıyordum ,yetişme telaşıydı benimkisi, olmam gereken yere zamanında yetişme telaşı. Yıldırım’ın o yokuşundan her sabah yalnız. Hep bir çok kitapla. Ağırlıklarla. Kendi varlığım kendime ağırlık nefes nefese kalıyordum. İyi puanlar alıyordum. Ben takip etmezken başkaları takip ediyordu aldığım puanları. Zor soruları haftalarca üzerinde düşünerek zihnimden kendim çözüyordum. Takdir ediliyordum. Sonuçsuz bir çaba. Engelli bir koşu gibi. Sınıf arkadaşım dindar nurlu arkadaş beni hocaya şikayet ediyordu, o  ne  tam çocuksu ne de tam erkeksi tuhaf gülüşüyle, ‘’Hocam ‘’diyordu’’ Bizden bir selamı esirgiyor’’. Ben bir şey demiyordum. Bir kadın bir erkeğe selam verebilir  mi bunu tartışıyordum zihnimde, bir kadın bir erkekle dost olabilir mi bunu düşünüyordum, olabilsin istiyordum ,ayetler vardı… Delilim olsun istiyordum. Nur yüzlü tuhaf gülüşlü  arkadaş beni yarı şaka yarı ciddi hocaya şikayet ediyordu. Ben o zaman da konuşmasını bilmiyordum. Zelal ziyarete geliyordu, derste olunca bir not bırakıp gidiyordu. Bilal ziyarete geliyordu,  dershane müdürü onu  odasına alıyordu. Çekingen ama zihnimde o ayetin rahatlığı ,kendimden emin Bilal’le Yeşil’e yürüyorduk. Müdür arayı uzatmayın diyordu Bilal’e ,benim yıllar sonra haberim oluyordu. İçimin kırgınlığı geçmiyordu. Yağmurlar yağınca benim halamdan kalma ebrulu ince örtüm yapışıyordu yüzüme, camdan dışarı bakıyordum, kimse görsün istemiyordum ,yağmurlu günleri sevmiyordum, yağmur saçların üzerinde durduğu gibi durmuyordu örtü üzerinde, Arzu saçlarını kazıtıyordu, dershanenin WC sinde örtüsünü açıp herkese gösteriyordu ,ben uzaktan bakıyordum, Arzu daha çok filmlerdeki o kızlara benziyordu, Ben yabancı bir film seyreder gibi izliyordum ,dudaklarının kenarında konuşurken oluşan kıvrımlar bana kederli geliyordu, gülümsüyordum sadece, belki o zaman gülümsemeyi bile bilmiyordum…

Müdür arayı uzatmayın diyordu Bilal’e, uzatılacak bir ara yoktu , velisiydik birbirimizin o kadar

Zelal geliyordu ben derste oluyordum, not bırakıyordu

Arzu’nun siyah kalemle çerçevelenmiş gözlerine hayretle bakıyordum ben

Zelal’le Bilal’i Yeşil’e  ağırlıklarımla yalnız yürürken görüyordum, ama tanımıyordum

Sen o büyük şehirden geliyordun, nefes nefese kalıyordun, Arzu senin için son defa o yokuşu çıkıyordu, şehre sis çökmüş oluyordu, sabah vakitlerinde, şehirlerarası yolculuk yapacak bir acemi yolcu otobüsün camından yürüdüğün caddenin sabah boşluğunda seni fark ediyordu. Serin oluyordu. Gözden kaybedinceye kadar seni izliyordu, şiirsel bir şeyler oluyordu kalan geride, sen  kayboluyordun sonra.

Arzu saçlarındaki karı gördü mü bilmiyordum, Arzu şiirini okudu mu bilmiyordum, Arzu dilini öğrendi mi seninle uzun konuşmak için bilmiyordum.

Ben karlı fotoğrafların arkasına ‘şarkı söylemeyi de öğrenirdim ‘’ diye notlar düşüyordum, mutluluk resmediyordum gecikmiş ,zamansız ,yaşına uymayan heyecanlarla; ne saadet diyordum sevdiği şarkıyı biliyorum ve gülüyordum.

Sonra bahar. Gözlük camlarımda buğu , baharı hatırlıyordum, coşkuyla öğrendiğim kederli kelimeleri; keser, kûr, tenêtî… Bir dili böyle seviyordum. Bir dil kederli kelimeleriyle benim oluyordu, varlığıma ekleniyordu. Virginia Woolf çizmiştim, renkli çiçekler; coşkum, pembe, canlı yeşil, ve griler kederimdi benim, umut vardı ama acık pencereden içeri dolan, deniz feneri vardı. Gördüklerimi resmedebilirdim ama duyduklarımı nasıl gösterebilirdim sana?

Senin üzerine kar yağıyordu, saçlarında kar taneleri durmuştu, yüzyıllardır ordaydın sanki, hiç dinmemişti o kar, sanki dünyanın bana çok uzak bir yerinde o kar hep yağıyordu, ben fotoğrafa bakıyordum, gözlük camlarım buğulanıyordu.

/Derdi olmayana adam denmez demişti.Ben aşık olmuştum./

Fotoğrafların arkasındaydı uzun cümlelerle anlatılmayacak olanın kısası, karlı fotoğrafların arkasında …Karların arasına saklamak seni, beyazlığın içinde bir nokta siyahlık sen… Sesin kış günlerinin soğuğu. Ama yine de güvenli. Şiir vardı. Ben şiir yazmıştım. Dağlar vardı şiirde, yar vardı, vurmak vardı kendini şehirlere, kar yoktu, bozkırdı şiirim , sarılıktı ufka doğru genişleyen.

‘’Sen bana yar demezsin/Sen beni yar bulmazsın/Ben dağ bulamam çıkacak/Vururum kendimi şehirlere.’’

Keklik Türküsü’ydü. Malina’ydı. Faşizmdi iki kişi arasında başlayan. Önemli bir geceydi.

Önemli bir geceydi ve karar vermek gerekiyordu. Araf mümkün değildi . Ya mutluluğu seçecektim ya mutsuzluğu, senin saçlarında kar vardı, sanki dünya öyleydi, kış bir mevsim değildi.

Dünya haliydi o fotoğraflar, dünyada başka bir şey mümkün değildi. Gözlüklerim buğulanıyordu baktıkça.

Bir geceydi. Önemliydi. Saâdet ve şekâvet. Ne mümkündüyse,  mümkün olan ne idiyse sadece o… İmkansız kelimesi üzerine bir araştırma. Emkene-Yumkinu-İmkan ve Huva Mumkın. Ama değildi.

Tek tek yerinden ayırdım fotoğrafları. Kar durdu. Mutluluğa doğru adım attım, albümü dağıttım, kelimeler parçalandı, saçlarında hala kar vardı, sen ufak bir leke gibi dağıldın kar içinde, bölündün ,parçalandın, son kedersiz tango, başlamadan biten , kulaklarımda hala, duyurabilir miyim? İnandırabilir miyim seni;

İstiklâl’ de Cezayir Cafe’ de oturup bekledim seni.

Sesin orda kalmıştı, bekledim.

Hemen kapının önünde.

Kapı açılmadan bir an öncesinde ,bir adım geride .

Hoşça kal demeden bir nefes öncesinde.

/Kar nefes nefese bırakır insanı/bir sevgilinin şarkı mırıldanması/ merdivenlerden koşarak inerken caddeye/ Güneş bir tarafta/

Hemen öncesinde o beraber ilk adımın, caddenin kalabalığına karışmadan hemen orda.

Sesin vardı, bekledim.

Keser kur e yâre min…

Kar tanesinin tadı nasıldır biliyor musun sen?

*Hece Öykü Dergisi 71. sayıda (Ekim-Kasım 2015) yayımlanmıştır.

TAŞLARIN FISILDADIĞI YA DA ZETİNA TIKIRTISINI YENİDEN DUYMAK

  “an na wê kevirên min en rengîn

werin dizîn

ez ê bê kevok bimînim

pêwist e bigere pedalê zetînayê”*

Taşların Fısıldadığı, Ayşe Ay’ın ikinci öykü kitabı ve  on yedi öyküden oluşuyor. Bazı öyküler birbirinin devamı ya da başka bir yüzü gibi. Her birini birbirinden tamamen bağımsız düşünebileceğimiz gibi, aynı sokakta, aynı taşlı yolları kullanan insanların öyküleri gibi, ya da bir sinema filminin farklı farklı sahneleri gibi de düşünebiliriz.

Kitapta yer alan her öyküde lirik bir kısa film tadının mevcut olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu özelliğiyle çoğu öykü, benim görsel hafızamda yer etmiş sahnelerin, karelerin -bazı öyküler ben de birer sahne şeklinde varlığını korur, bazen bir filmden donmuş bir kare şeklinde- tekrar canlanmasını, hareket eder hale gelmesini sağladı. Bununla, Ayşe Ay’ın öyküleri bir film senaryosu gibi kaleme alınmıştır demek istemiyorum, aksine yazının, sinemayı da kapsayan- sinemanın ifade alanını-, içinde dilsel ve görsel şölenleri barındıran bir üst alan olduğunu bu öyküler ispatlıyor demek istiyorum.

Benim için bir edebiyat yapıtının yetkinliğini belirleyen ölçütlerden en önemlisi; metafizik bir sesi, bir fısıltıyı okuyucuya duyurmayı başarabiliyor olması ve bu sesin okuyucunun kendi benliğinde bir yankı bularak, artık okuyucunun iç sesine dönüşmesidir.

“En güzel şarkılarda karışıyor hep frekans”

Ayşe Ay’ın Taşların Fısıldadığı öykü kitabında yer alan öykülerin büyük çoğunluğu bu yetkinliği taşıyor. Özellikle Frekans öyküsünün duyurduğu ve okudukça okuyucunun kendi iç sesiyle bütünleşen o ses, sesler… Bizi belleğimizde derin izler bırakan aşklarımızla, bilip tanıdığımız en güzel öykülerle ve filmlerle tekrar buluşturuyor ve kim bilir hangi sudan sebeplerle unutup gittiğimiz o sahneleri, kelimeleri ve en mühimi de sesleri tekrar içimize dolduruyor. Saçları simsiyah, dudakları kıpkırmızı, tayyör takımlı kızlara bir kez daha yeniliyoruz. Dergi yeniden her vapur iskelesinde karşımıza çıkmaya başlıyor ve biz bir kapının arkasında bekleyip duruyoruz. Bir kütüphaneyi tekrar hatırlıyoruz, kırık aşk hikayelerine tekrar dönüyoruz, bir şiir okuyoruz, anlamıyoruz ama şiirdeki zetina makinasının o tıkırtısını hep duyuyoruz. Halbuki durmuştu tıkırtı, pedal çevrilmiyordu, eski örtüler altında kaldı makina, tekrar tıkırdamaya başlıyor, yavaş düzenli.

“Bu sessizlik sanki

 o sevdalı kadının

 bin kulaklı geceye fırlattığı çığlık

 binlerce yıl önce” (Bir Ardıçkuşu Akasya Ağacında, Cevat Çapan)

Akasya ve Salıncak öykülerinde ise mütemadiyen tartışma konusu olan kadın meselesinin aslında sadece bir kadın meselesi olmadığını, tüm yalınlığı ile dolayısıyla da gerçekliği ile bize tekrar hatırlatıyor Ayşe Ay. Akasya ağaçlarına kurulan salıncaklarda saçlarını rüzgâra bırakması gereken kadınlar, o ağaçların altına varlıklarını gömüyor. Bir adamın zulmünden kurtulmanın tek yolu, başka bir adamın gölgesine sığınmak. Bir kadın olarak var olmanın yolu, bir erkeğin varlığına kendini eklemlemekle mümkün. Bu bir taşra gerçeği değil, bu bir dünya gerçeği. Bir kadının salt insan olarak varlığını sürdürebilmesi, tuhaf ama gerçek; herkes için bir tehdit. Hayır düzeltiyorum; kötüler için bir tehdit, erkek veya kadın fark etmiyor. Nurgül’ün hikayesi bize yanına yöresine şöyle yaklaşır gibi yaptığımız can yakıcı meselelerimizin en kadimine ve modernine öylesine ustaca vurguda bulunuyor ki, gidip Nurgül’ü o akasya ağacının gölgesine ulaşmadan durdurabilmek istiyoruz. Üçüncü yollar hep vardır demek istiyoruz, ama sonra dönüp soruyoruz: “Üçüncü bir yol var mı gerçekten?” Kadınların var olmasından, var olma çabasından, bunca rahatsız güruhun arasında, varsa da bir yol, nasıl bulunur?” diyoruz. Nihayetinde günün sonunda tüm suçlu; Nurgül’ün boynuna dolanan ip!

Neroli’de, Eskide Kalan’da eskimeyen aşkların tortusu var. Eskide kalmış ve fakat eskimemiş, zamanı aşmış, belki hiç konuşulmamış, belki hiç yaşanmamış, ihtimali bile çok güzel olan içtenlikli, temiz anlar, düşler var. Bu öykülerin ben de bu denli yer etmesinin sebebi; kendi ömür hazinemde saklı kalmış güzellikleri tekrar gün yüzüne çıkarmış olması olabilir. Okuduğum kitapları, izlediğim filmleri, aşklarımı, Mümtazla karşılaşmamı, Şam’daki limon çiçeklerinin ve yapraklarının kokusunu tekrar duymam, uzun zamandır içimde kapalı tuttuğum bir sandığın kapağını tekrar açıp,  hiç anlamadığım ama yine de anladığım başka dilde şiirlere tekrar dönmem olabilir. Taşların Fısıldadığı, zetinanın tozlu örtüsünü kaldırıyor. Pedal tekrar dönmeye başlıyor, tıkırtı tekrar duyuluyor. İyi ki de oluyor, zetinanın pedalı durmamalı zira, o tıkırtı sürmeli.

*“ya da benim renkli taşlarım çalınacak/ben kuşsuz kalacağım/ zetinanın pedalı dönmeli”  Hamid Omerî, “Zetîna”, Keser, Nûdem 2012.

*Bu yazı Güfte Edebiyat Dergisi’nin 25. sayısında yayınlanmıştır.

Remle’den Bir Sayfa *

Gassan Kanafâni

Çeviri: Ayşe Yalçın

Bizi Kudüs’teki Remle yolu üzerinde iki sıra halinde durdurdular. Ellerimizi havaya kaldırmamızı istediler. Yahudi askerlerinden biri annemin temmuz güneşinden korumak için beni önünde sımsıkı tuttuğunu fark edince, öfkeyle  elimden çekti, tozlu caddenin ortasında tek ayak üzerinde durmamı ve kollarımı başımın üzerine koymamı istedi.

O günlerde dokuz yaşındaydım. Sadece birkaç saat önce Yahudilerin Remle’ye nasıl girdiklerine şahit olmuştum… Gri caddenin ortasında askerlerin  yaşlı ve genç kızları nasıl kontrolden geçirdiklerini ve bunu yaparken onları nasıl öfkeyle ve alçakça iteleyip çekiştirdiklerini  görüyordum …Esmer tenli  kadın askerler  bunu daha büyük bir iştahla yapıyorlardı… Bu sırada annem sessiz sessiz ağlayarak bana doğru bakıyordu. O an anneme iyi olduğumu söyleyebilmeyi çok isterdim…Güneşin  beni onun düşündüğü kadar etkileyip rahatsız etmediğini  de…

Ona kalan yalnızca bendim. Babam olaylar başlamadan tam bir yıl önce ölmüştü. Abimi de Remle’ye ilk girdiklerinde alıp götürmüşlerdi. Annem için tam olarak ne anlam ifade ettiğimi bilmiyordum. Fakat  Dımeşk’e vardığımızda yanında ben olmasaydım işler nasıl yürürdü , şimdi tahayyül  etmek zor… Tek bir sabah gazatesi bile satamıyordu ve ben otobüs duraklarının yanında , soğuktan tir tir titreyerek  bağırıyordum…

Güneş yaşlıların ve kadınların direncini zayıflatmıştı. Ordan burdan umutsuz ,perişan sesler yükselmeye başladı.  Remle’nin dar sokaklarında görmeye alışkın olduğum bazı yüzleri görüyordum ve bu şimdi beni inceden inceye hüzünlendiriyordu. O anda  beni saran bu garip  duyguyu hiçbir zaman tefsir edemeyeceğim… Bir an için kadın bir askerin ,gülerek Ebu Osman amcamın sakalıyla dalga geçtiğini farkettim.

Amcam dediysem gerçek amcam değil…Ebu Osman  Remle’nin berberi ve aynı zamanda mütevazi doktoru.. Onu tanıdığımızdan bu yana sevgi ve saygımızdan ötürü ona amca demeyi alışkanlık haline getirmiştik. En küçük kızını kucaklamış ,ayakta duruyordu. Küçük Fâtıma, iri kara gözleriyle esmer kadın askere  bakıyordu…

-Kızın mı??!!!

Ebu Osman endişeyle başını salladı.  Olacakları tahmin edercesine  bakan koyu  gözlerinde garip parıltılar vardı. Yahudi askeri gayet doğal bir şey yapıyormuşçasına  küçük silahını kaldırdı ve her şeye daima hayretle bakan,  kara gözlü ,esmer ,küçük Fâtıma’nın başına doğrulttu…

O anda Yahudi muhafızlarından biri devriyesini bitirmişti. Durum dikkatini çekmiş olmalı ki  gelip manzarayı göremeyeceğim şekilde  önümde durdu. Fakat ben kesik kesik üç el silah sesini duydum. Daha sonra Ebu Osman’ın korkunç bir kederle dalgalanan  yüzünü görmem mümkün oldu. Fâtıma’ya baktım. Başı önüne düşmüştü. Kan damlaları  siyah saçlarının arasından    sıcak kahverengi toprağa  birbiri ardınca noktalar halinde düşüyordu.

Bir süre sonra Ebu Osman kocamış kolları arasında Fâtıma’nın cesedi olduğu halde yakınımdan geçti. Esmer küçük kız…Suskun ve donuk ,ürkütücü bir sessizlikle ,  önüne bakıyordu. Bana bir kez olsun dönüp bakmadan yanımdan geçen ve sıralar arasından   ilk dönemece doğru sessizce yürüyen Ebu Osman’nın kamburlaşmış sırtını izledim…Sonra dönüp  ,başını elleri arasına almış yerde oturan ve  kesik kesik hazin   hıçkırıklarla ağlayan karısına baktım. Yahudi askeri ona doğru yöneldi. Ayağa kalkmasını işaret etti. Yaşlı kadın kalkmadı. Ümitsizliğin en son noktasındaydı.

Bu sefer olup biteni tüm açıklığıyla gördüm. Askerin yaşlı kadını nasıl tekmelediğini ,kadının   sırtı üzerine  nasıl  yere düştüğünü ve yüzünün nasıl kana bulandığını gözlerimle gördüm. Sonra asker; tüfeğinin ağzını yaşlı kadının göğsüne dayadı ve bir el  ateş etti. Bunu  tamamen net olarak gördüm…

Sonra aynı asker bana doğru yöneldi. Gayet sakin  ,farkında olmadan yere indirdiğim ayağımı kaldırmamı istedi. Ayağımı  boyun eğerek tekrar kaldırınca da beni iki kere tokatladı. Dudağımdan eline bulaşan kanı  benim gömleğimle sildi. Korkunç bir baş dönmesi hissettim. Fakat anneme baktım,orda kadınların arasında kolları havada, sessizce ağlıyordu. Benim baktığımı farkedince  gülümsedi…Gözyaşları arasında  küçük, ağlamaklı  bir tebessüm… Vücudumun  ağırlığı  altında ayağım sanki  kopacaktı. Berbat bir ağrı hissetmeme  rağmen , ben de  gülümsedim. Anneme doğru koşabilmeyi ve ona askerin attığı iki tokadın çok acıtmadığını, iyi olduğumu söyleyebilmeyi ve O’ndan ağlamamasını , Ebu Osman az önce nasıl davrandıysa öyle davranmasını rica etmeyi çok istedim…

 Fâtıma’yı defnettikten sonra yerine dönen Ebu Osman’nın önümden geçişi  düşüncelerimi böldü. Bana doğru yine hiç bakmadan hizama gelip durunca, karısını da öldürdüklerini hatırladım. Şimdi başka bir acıyla daha yüz yüze gelecekti. Acıyarak onu takip ettim. Ve biraz da korkuyla…

Yerine varınca terden sırılsıklam olmuş kamburlaşmış sırtını doğrultarak bir süre durdu. Yüzünün halini  hayal edebiliyordum; parıldayan ter damlacıklarının tomurcuklandığı, donuk ve suskun bir yüz… Ebu Osman, her zaman  dükkanın önünde bağdaş kurup oturmuş, boşalacak kapları eve götürmek üzere beklerken  gördüğüm karısının cesedini taşımak için eğildi. Çok geçmeden ,soluk soluğa , bir birbiri ardınca derin nefesler alarak ,kırışmış yüzünde ter damlacıkları tomur tomur , üçünçü defa yanımdan geçti. Bana doğru hiç bakmadan hizamda durdu. Sıralanmış insanların arasından yavaşça yürürken tekrar terden ıslanmış eğik sırtını  izlemeye koyuldum…

İnsanlar ağlamayı kesmişti.

Kadınları ve yaşlıları elim bir sessizlik  bürümüştü.

Öyle görünüyordu ki Ebu Osman’ın hatıraları, insanları  hiç durmadan içten içe  kemirip duruyordu.

Bu hatıralar ; tamamen teslim olmuş bir halde  berber koltuğuna oturduklarında  ,Ebu Osman’ın bütün Remle erkeklerine anlattığı hatıralardı. Bu hatıralar şimdi burda, kendi başlarına  herkesin  iç dünyasında bambaşka bir alem kurmuştu.Bu hatıralar  insanları içten içe kemiriyordu…

Ebu Osman  ömrü boyunca iyi geçimli ve insanlar tarafından sevilen bir adam olmuştu Kendi dışındaki her şeye, kendine inandığından daha fazla inanırdı. Hayatını sıfırdan  başlayarak kurmuş, Cebel-i Nur devrimi patlak verince her şeyini kaybetmişti. Gönül hoşluğuyla, verimli Remle toprağındaki herhangi bir yeşil filiz gibi herşeye yeniden başladı.İnsanların rızasını ve sevgisini kazandı. Ve son Filistin Savaşı başladığında her şeyini satıp , silah alarak ,çarpışmalarda üzerlerine düşen vazifeyi yapmaları için yakınlarına dağıttı. Dükkanı bomba ve silah deposuna dönüştü. Bu fedakarlığı için herhangi bir karşılık da istemedi. Tek istediği, büyük ağaçların dikili olduğu güzel Remle Kabristanı’na gömülmekti. İnsanlardan tek istediği sadece buydu. Bütün Remle erkekleri biliyordu ki  ;  Ebu Osman  öldüğü vakit Remle Kabristanı’ndan başka bir yere gömülmek istemiyordu…

İşte bu küçük şeyler insanları sessizleştiriyordu.  Terden sırıksıklam olmuş yüzleri bu hatıraların ağırlığı altında ezildikçe ezildi.

 Anneme baktım. Orada kolları havada , ayaktaydı. Sanki şimdi ayağa kalkmış gibi güçlü duruyordu.Gözleriyle Ebu Osman’ı takip ediyordu. Bir kurşun yığını kadar sessizdi. Dönüp uzağa bakmaya başladım… Ebu Osman ayakta ,dükkanını işaret ederek Yahudi muhafızıyla bir şeyler konuşuyordu. Çok geçmeden dükkanına doğru yürümeye başladı. Dükkandan  beyaz bir kumaş parçasıyla döndü, eşini ona sardı… Kabristana doğru yoluna devam etti.

Sonra onu döndüğü sırada , uzaktan  fark ettim.  Ağır adımlarla, sırtı kamburlaşmış, bitkin elleri iki yanına düşmüş,    olduğunda daha da yaşlanmış ,toza toprağa bulanmış ,deri derin nefes alıp vererek yürüdüğü sıradaki gibi yavaşça bana yaklaştı. Göğsünün üzerinde, toprakla karışmış pek çok kan damlası vardı.

Benim hizama geldiğinde, sanki yanımdan ilk defa geçiyormuş da beni yeni  görüyormuş gibi baktı. Orada durarak..Yakıcı temmuz güneşinin altında, caddenin ortasında…Kan ter içinde ,üzerinde bir madolyon gibi kanın donup kaldığı yaralı dudaklarla… Nefes alıp verirken gözleri uzaklara daldı…Gözlerinde anlayamadığım ama hissettiğim pek çok anlam ışıldıyordu…Çok geçmeden tekrar yürümeye başladı; yavaş, tozlu, nefes nefese….Sonra durdu, yüzünü caddeye doğru döndü ve ellerini  havaya kaldırdı.

İnsanların Ebu  Osman’ı istedikleri gibi gömmeleri kolay olmadı. İnsanlar,Ebu Osman  bildiklerini itiraf etmek için  komutanın odasına gittiğinde ,  binayı yerle bir eden  korkunç bir patlama sesi  duydular. Ve  Ebu Osman’nın parçalanmış vücudu   enkaz yığınları arasında kayboldu…

Beni dağ yollarından Ürdün’e doğru taşırken anneme  söylenen şuydu: Ebu Osman karısını gömmeden önce dükkanına gittiğinde, beraberinde yalnızca beyaz bir kumaşla dönmemişti…

Dımeşk  1956

*Gassan Kanafâni’nin Filistin’e Dair Üç Sayfa (ثلاث أوراق من فلسطين) başlığı altında yazdığı üç öyküsünden ilki.

*Bu çeviri öykü, Aşkar Dergisi’nin 32. sayısında yayınlanmıştır.

Tesbih*

Baş sola meyleder. Ayaklar kıvrılır sola doğru. Rahatsızlık duygusu. Sancı ve uyuşma. Tahammül gerektirir. Tahammül edersin. Temiz bir ter. Anne  tülbentlerinin kokusu. Yayılır. Duydukça kokuyu, tahammül edersin. Alnında ter. Temiz bir ter. Kendini bıraktığın  hafif bir ritim.  İçin, güzel bahçeleridir zamanın.

Sonra talan olur o bahçeler. Ritim bozulur. Tespih kopar.

Gerilim kendini hissettirir. Hiç konuşmasak yine de atmosferin dili bize aktarır zihinlerden geçeni. Kapının yanını tercih etmemin bir sebebi var. Aitliğimin geçiciliğini vurguluyor. Belki birileri için rahatsız edici. Ama ben bunu seviyorum. Ait olduğun bir ‘yer’ varsa diğer yerler zaten hep geçicidir. Kelimelerden manaya ulaşamıyoruz. Ne diyordu Mevlâna ‘’Harfler kaplar gibidir. Mana ise onun içindeki su’’. Herkesin dudakları çatlamışken susuzluktan, bir damla su bulamıyoruz. Harfler birbirine bağlanıyor; kelime. Kelimeler sıralanıyor birbiri ardına; cümle. Cümleler paragraf. Manayı duyamıyoruz.

Bir şey patlak verecek. Öfkeyi gizlemesi zordur sesin. Çalkantı. Yükselip alçalma. Ses tellerindeki titreme. Bir şey olacak. Herkes dersin bitmesini bekliyor. Sesin sahibi de. Beklenen an…

İçim neden huzurlu. Namaz. Babamın sesi. Allah’ım sen varsın. Ve ne güzel her şeyin doğrusunu biliyorsun. Ne güzel herkesin ne düşündüğünü, gerçekten ne düşündüğünü biliyorsun. Ne güzel Allah’ım bizi bize bırakmıyorsun. Kalbimi biliyorsun. Her sözümü, her niyetimi.

Korku yok. Korkacağım bir şey yok. Kase uzanıyor bana doğru. Önce anlayamıyorum. Sonra herkesin alması için uzatıldığını fark ediyorum. ‘’Sen neden almıyorsun?’’ ‘’Arkadaşlar alsın ben alırım.’’ Almak istemiyorum. Sebebi yok. Dolanıyor elden ele kase sonra masaya ulaşıyor. İki kuru yemiş tanesi uzatılıyor bana, alıp cebime koyuyorum.

‘’Söze nasıl başlayacağımı bilemiyorum.’’ Kim biliyor? Neden koca koca adamlar söze nasıl başlayacağını bilemiyor? Neden koca koca adamlar kendisinin yarısı yaşında bile olmayan beyinlerden bu kadar korkuyor? Ve sadece tehditlerle iş yürütüyor?

Büyük bir başlık atılabilir. ‘’DUYGU SÖMÜRÜSÜ’’ Kadınların merhametini avlayan bu koca adamlar, mantıklı açıklamalar yapacak yetenekten ve güvenden yoksundur. Merhamet avlar. Duyguları coşturur. Acırsınız. İtaate hazır fıtrat yumuşar ve boyun eğer.

‘’Ben vazgeçip gidersem şenlik düzenlersiniz ama Türkiye’ye yazık olur’’. İtiraf ediyorum, bu cümlenin yanına bir gülücük kondurdum. Yorumsuz. Sadece bu cümleleri kaydeden meleklere gülümsedim. O gün herkese her şeyin haber verileceği o büyük günde mahşeri kalabalığın ortasında bu cümleleri duyduğunda bu şahsın, bu çok önemli şahsın nasıl bir hal içinde olacağını düşündüm. Anlamını tüm bu olanların.

‘’Resulullah’ın çevresindeki müşrikler de onun kıymetini anlamamışlardı’’ Benzetmenin yönü. Benzetilen ve benzeyen. Benzetmenin yönüne hakikati fark etmeme, kıymet bilememe dersek eğer;  konuşan zat peygamber mesabesinde! Ah biz zavallılar, müşrikler gibiyiz. Dehşete düşüyorum. Gençlerin yüzüne bakmıyorum, bakamıyorum. Nasıl bir etkidir oluşturulmak istenen?! Etki belki hasıl oluyordur. Bu çocuklar cümlelerin ardındaki manayı kavrıyorlar mı? Kavrayabilseler nasıl bir şeyle karşı karşıya kaldıklarını anlasalar? Kıyamet bu. Kıyameti çağırıyorsunuz sözlerinizle. Yakınlaştırıyorsunuz. Güneş doğudan batıyor. Ah yazık. Güneş cümlelerinizde batıyor.

Sınav sonuçları, Arapça, Sarf-Nahiv, başka şeyler, başarıya odaklanmış bir niyet. Kalbimden geçirdiğim mübarek isimlerle aydınlandığımı hissediyorum. Hakikate yaklaşırız bazen. Acırız muhatabımıza. Artık yapacak bir şeyi kalmamıştır elinde. Çaresizdir. Dürüst değilseniz insanların her hareketi tedirgin edecektir. Sorular korkutacaktır. Cevap vermek azaptır artık. Çünkü her cümle çelişkinizi ele verir.

‘’Ben olmasam bu insanlar ipi çekilmiş tespih taneleri gibi olur’’’

Güzel görmenin erdemine ihtiyacımız var. Kalbimiz kara. İyi tevillere çalışmak lazım. Böyle bir cümleden doğru ve güzel manalar çıkaramıyorsak hata bizim. Kalplerimizi aydınlatmamız lazım. Kötüyüz biz. İçimiz kötü olmuş. Pis olmuş. ‘’Anadolu çocuklarını kandıran insanlar var.’’ Kim kimi kandırıyor? Kandırılan kim? Kim kimi neden kandıracak? Sorular, sorular… Bunca saçmalığı kimse görmüyor. Bunu kimse duymuyor. Herkes ceketini alıp gitmekle tehdit ediyor kadınları. Arkasından gelecek insan bulacağından emin. Ama asıl bu kelimelerle dökülüyor sırrı aynanın. Cam parçası. Alacalı bulacalı bir cam parçası.

Keşke herkes kendine dışardan bakmayı öğrenebilseydi. Sesini duyabilseydi ama mümkün değil.

Sorular ya cevapsız kalıyor ya da farklı bağlamlara kaydırılarak, esas mevzudan saptırılarak cevaplanıyor. Doğru cevapların ve şeffaflığın olmadığı yerde güven nasıl mümkün olsun? Her davranışının Kur’anî ve Peygamberî olduğunu söyleyen–aslında iddia eden, bu bir iddiadır, büyük, ancak cahil bir insan tarafından ortaya atılabilecek bir iddia- bir insan karşısında sadece iki seçeneğiniz yoktur. İnanmak ya da inanmamak. Hayır, sadece inanıp inanmak değil seçeneklerimiz. Biz buradan psikolojik çözümlemeler de yapabiliriz. Yapabilir işin uzmanları. Donuk ve parıltısız iki gözün söyleyeceği çok şey vardır psikanaliz uzmanlarına.

On sekiz yaşındaki bir gencin samimiyeti karşısında iki donuk göz bize hakikati söyler. Fazlasına gerek yok.

Biz bu dünyadan göçeriz. Dünya sizin olsun.

Sonra fakültenin birinde, imtihan edilirsin, İnşirah suresini okursun. Hatasız. Heyecandan Zı harfi titrer. Tülbent kokusunu tekrar duyarsın. Elinde şeyhin verdiği bir somun ekmek, sabah ayazı yüzünde, kalbinde uçuşan kuşlar, İbn Arabi’nin yanından geçişini hatırlarsın. Ama yine de kopmuştur bir kere tesbih.

Kopar tesbih. Dağılır taneler. Sonra toplanır. Bir tanesi yuvarlanır karanlığa doğru. Başka renk bir boncuk eklerler. Sayı tamamlanır.

*Güfte Edebiyat Dergisi’nin 22. sayısında yayınlanmıştır.

Leylanur ve.

1999 yılı düzenli bir şekilde yazmaya başladığım yıl, 15 yaşıma falan denk geliyor. Okulu bıraktığım, evde vakit geçirdiğim dönem, ilk defterimi “tek dostuma” ithaf etmişim, dostum dediğim hayali, bazen M.’nin şahsiyetine bürünen belirsiz bir kahraman aslında.Şubat ayında ilk yazdığım yazı Leylanur hakkında.Leylanur’la nasıl tanıştık hatırlamaya çalışıyorum; okulda birlikteydik ve o da okulu bırakanlardandı diye hatırlıyorum, biz onları ziyarete gitmedik fakat onlar ailece bize ziyarete gelmişlerdi, Erzurumlu olmaları dün dikkate değer bir şey değildi muhtemelen ama bugün daha belirgin, daha fazla üzerine düşündüren bir ayrıntı. Leylanur’un da dudaklarını ısırdığını hatırlıyorum şuan, güzel kızların dudaklarıyla olan bu ilişkileri hep dikkatimi çekmiştir, hayır aslında sigara içen kızların…

Sigara içmesi ve erkek arkadaşının olması o günlerde benim için tasvip edilmeyecek yanlış hareketler, tasvip; 15 yaşındaki bana ait bir kelime, ne üstten ne kendinden emin cümleler…

Leylanur’un üniversite öğrencisi bir sevgilisi vardı, arabası falan olan, ilişkilerine ait ayrıntıları bugün hatırlamakta zorlanıyorum fakat ismini, yaşadığı semti o günlerde bildiğimi hatırlıyorum, Namazgah mıydı, ya da Temenyeri, hiç gitmediğim bir semtti, uzak ve ilginç. Leylanur’un psikolojik sorunları vardı, tam ne yaşadı o günlerde tahayyül etmem zordu, hastaneye  yatmıştı, Uludağ Üniversitesi’nde,   hangi bölüm , ruh ve sinir hastalıkları… Teyzesi ya da halası da böyle bir süreç geçirmişti, deli damgası yemişti, yazdıklarıma bakılırsa Leyla da kendine onunkine benzer bir son biçiyordu…Sonradan      birlikte kontrole gittik, Leylanur hastanede kaldığı sürede beraber olduğu kişileri ziyaret etmişti, kapı açılınca  başını çevirip boş gözlerle bize bakan kadının, küt kesilmiş siyah saçları ve köşeli yüzü hala gözümün önünde, bugün gibi. Leylanur otobüsten Altıparmak’ta inmişti, şimdi hatırladım Kırmızı Kahveler’de  oturuyorlardı, o günden sonra Leyla’yı gördüm mü bilmiyorum, Yeşil’de bir kez daha buluşmuş olmalıyız, kokulu gül şeklinde bir müzik    kutusu hediye etmiş olmalıyım ona, nereden aldığımı,aldığım kırtasiyenin adını hatırlıyorum. Kırılan bir cam sesini andıran gülüşünü de hatırlıyorum Leyla’nın. Dedesi de bisikletçiydi. Geçen gün kartların arasında fotoğrafı çıktı, mazimin hayalet insanlarına ait diğer fotoğraflarla birlikte yırtıp , çöp kutusuna attım.

kestimkarasaçlarımı

“Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi

Bir şeycik olmadı -Deneyin lütfen-“

Gülten AKIN

Bir anda, sakin, önemli bir şey yapıyormuş gibi değil, aldı makası eline, saçını önce at kuyruğu yaptı, lastik tokayla bağladı, sonra lastik tokanın olduğu yerden kesti, iki hamlede, sonra yeniden, kesti, kesti ve kesti. Aynada kendine bakmadı, baktığında sadece mor halkalar, neşesi kaçmış bakışlar, rengi solmuş dudaklar görüyor. Bakmadı, sadece eliyle saçlarını yokladı, gürmüş saçı, oldukça gür. Gür gür değil şimdi, gürül gürül akmıyor, sessiz. Saçlarını da kendine benzetti. Durdurdu akışı.

Bir koca poşet saç, günlerce orada banyoda durdu, dünya dönmeye, hayat akmaya devam etti, saçlar orda, tam bir poşet, bekledi. Adam iki gün sonra fark etti; “Saçlarını neden kestin?” “Kestim” dedi, “Nedeni yok  -nedeni aslında çok, nedeni aslında tek, geri dönüşsüz, güzel bulduğu ne varsa, yitip gitmişken, kırk yıldır vardı saçı, ne oldu, saçı var ya da yok, ne olacak, ha saçlı bir kadın, ha saçsız, nedeni çok ama nedeni yok-, zaten sevmiyordun, bir kez bile saçların güzel demedin, kestim.” 

Sessizlik. Kadın içinden “Hayır” dedi, “Seviyordum, söylememiş olabilirim, ama saçlarını seviyordum, uzun, gür, siyah saçlarını seviyordum, söylememiş olabilirdim ama..” Kadın içinden bu sözler geçti. Dışarda sessizlik. Sükut. İkrar.

Kadın kesti kara saçlarını, adam durum olarak paylaştı.

BütünYolculuklarımYalnızdı

Ovaakça,tarihsiz.

Bütün yolculuklarım yalnızdı.

Öncesinde pek çok şehir gördüm. İki ülke. Her yolculuk öncesinde bastırılması ve kontrol edilmesi güç bir heyecan ve coşkuyla dolardım. Yeni bir macera hissi. Kendimde aştığım, tamamladığım, keşfettiğim şeyler olurdu. Bir şey öğrenmiş olurdum.

Bugün 3 Ağustos, geçen yıl bu zamanlar hayatımın dönüm noktalarından biri olarak tabir edebileceğim bir yolculuğun Türkiye ayağını gerçekleştiriyordum.

Bugünse, birazdan, saatler sonra bir yolculuk başlayacak… Medeni halim; evli. İçimde ne bir heyecan ne bir çoşku… Eski güzel günlerin hatıraları, anımsamalar. İçimdeki çocukça neşe /her şeye rağmen süren, masumiyetimizi yitirmemize rağmen, içimizdekii kırık dallara rağmen süren/ neşe bugün yok. Neden yok?

Sıcak. Her şey durgun. Uzaklarda mütemadiyen bir horoz sesi. Onunla eşit mesafeden kamyon sesleri. Benim içimde sürekli tekrarlayan bir ses; bütünyolculuklarımyalnızdıbütünyolculuklarımyalnızdı

bütünyolculuklarım

yalnız.

Gülümseyemiyorum.